Bir Marka, Kurucusuna Ne Kadar Bağlı Olmalı?

Bugün bir markayı tanımak, çoğu zaman yalnızca ürününü ya da hizmetini tanımak anlamına gelmiyor. Markanın arkasındaki kişiyi de tanıyoruz. Ne düşündüğünü, nasıl konuştuğunu, hangi konularda söz aldığını, hatta bazen gündelik hayatından kesitleri bile takip ediyoruz.
Kurucular artık yalnızca şirketlerini yöneten isimler değil; aynı zamanda markalarının en görünür temsilcilerinden biri.
Bu değişimin anlaşılır bir nedeni var. Kurumların çoğu zaman mesafeli ve birbirine benzeyen bir dille konuştuğu bir ortamda, gerçek bir insanın sesi çok daha güçlü bir bağ kurabiliyor. Bir kurucunun hikâyesi markaya karakter, söyledikleri güven, görünürlüğü ise ulaşılması zor bir samimiyet kazandırabiliyor.
Özellikle son yıllarda iş dünyasında bunun karşılığını sıkça görüyoruz. Kurucuların sosyal medyada daha aktif olması, kendi fikirlerini paylaşması, konferanslarda ya da farklı platformlarda markalarını temsil etmesi artık iletişim stratejisinin doğal bir parçası.
Üstelik doğru yönetildiğinde bu görünürlük son derece değerli.
Bir markanın neden var olduğunu, neye inandığını ve nereye gitmek istediğini onu kuran kişiden dinlemek, çoğu zaman en kusursuz hazırlanmış kurumsal metinden daha etkili olabiliyor.
Fakat tam da burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Bir kurucunun görünürlüğü markaya ne zaman güç verir, ne zaman marka o görünürlüğe bağımlı hale gelir?
Aradaki çizgi her zaman belirgin değil.
Kurucunun kişisel itibarı zaman içinde şirketin itibarıyla o kadar iç içe geçebilir ki, bir noktadan sonra iki ayrı yapıdan söz etmek zorlaşabilir. Kurucunun düşünceleri markanın düşünceleri, davranışları markanın davranışları, kişisel tercihleri ise şirketin duruşu gibi algılanmaya başlayabilir.
Bu durum olumlu dönemlerde önemli bir avantaj yaratır. Güçlü bir lider profili, markanın bilinirliğini hızlandırabilir, güven oluşturabilir ve şirketin etrafında güçlü bir anlatı yaratabilir.
Ancak aynı yakınlık beraberinde bir kırılganlık da getirir.
Çünkü marka, zaman içinde kendi kurumsal sesini oluşturamamışsa kurucunun olmadığı bir senaryoda ne söyleyeceğini de bilemeyebilir.
Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.
Bir şirket büyüdükçe yalnızca operasyonunun değil, itibarının da kurumsallaşması gerekiyor.
Markanın değerleri, kültürü, iletişim biçimi ve dünyaya bakışı tek bir kişinin varlığına ihtiyaç duymadan anlaşılabiliyor mu? İnsanlar kurucuyu görmediklerinde de aynı markayı hissedebiliyor mu? Yeni bir yönetici geldiğinde güven devam ediyor mu? Şirket, hikâyesini kendi sesiyle anlatabiliyor mu?
Bunlar yalnızca büyük şirketlerin ya da liderlik değişimi yaşayan kurumların düşünmesi gereken sorular değil.
Özellikle bugün kişisel marka ile kurumsal marka arasındaki sınırların giderek inceldiği düşünüldüğünde, henüz yolun başındaki şirketler için bile önemli.
Çünkü kurucu görünürlüğü ile kurucu bağımlılığı aynı şey değil.
Güçlü bir kurucu, markasının önünde durabilir. Ona ses verebilir, hikâyesini taşıyabilir, insanlarla bağ kurmasını sağlayabilir. Fakat uzun vadede güçlü bir marka, kurucusunun birkaç adım geri çekildiği anda da kim olduğunu anlatabilmelidir.
Belki de başarılı founder-led markaların asıl göstergesi tam olarak budur:
Kurucusunun hikâyesinden güç alan, fakat varlığını yalnızca o hikâyeye borçlu olmayan bir marka yaratabilmek.
Çünkü insanlar bir markayı ilk kez bir insan sayesinde tanıyabilir.
Ama kalıcı olan, zaman içinde o insanın ötesinde inşa edilen anlamdır.
—
Ayşegül Örgad
Founder, AG Consulting




Yorumlar